Çarşamba, Ocak 21, 2009

Şimdi ben seni yeniden sevsem...

Şimdi ben seni yeniden sevsem, değişecek mi bir şeyler aramızda? Değişmeyecek. Senin hayatın, sorumlulukların… Benim hayatım, sorumsuzluklarım…

Aramızdaki yorumsuzluk!

Yeniden âşık olabilecek misin bana? Ya ben sana? Olmayacak! Git başka yerlerde ara her ne ise aradığın, seni benden böylesine uzaklaştıramayan ne olabilir ki? Kurtul ondan! Benden ya da!

Hatırla ne kadar bencil olduğunu!

Hatırla ne kadar bencil olduğumu!


Düşün! Aramızdaki her ne ise, aşk değil artık. Aşkı geçtik. Ayrılığı da.

Kimse anlamadı mı seni, benim kadar, benden sonra? Kimse benim kadar kötü davranmadı mı sana?

Benden sonra diyorum ama ben hâlâ buradayım. Sen hâlâ burada. “Gitmek” üzere gittiğim yerlerden de gittim. Dönmedim ama. Ne sana ne de başkalarına. Sadece buradayım. O da, şimdilik. Tenimden ibaretim. Ruhumu da senden çekeli çok oldu, aklımı da. Duygularım desen; artık yoklar burada.

Şimdi ben seni yeniden sevsem; kurtulur mu bir şeyler aramızda? Hem aynı kadın mıyım ben! Baksana ne kadar da değiştim. Kör müsün? Baksana, tırnaklarım uzadı senden sonra… Bak gözlerimin içine; ben eski ben değilim. Artık sevmeye de eskisi kadar yetenekli değilim. “Zaman, neler aldı götürdü benden” demeyeceğim. Sorun; zamanın bana kattıklarında! Şu çoğalmışlığımla baş edebilecek misin? Beni, yine kandırabilecek misin? Ya eski benle aramdaki farkı kaldırabilecek misin?

Şimdi ben seni yeniden sevsem, sorumluluk dediğin bahanelerinden kurtulabilecek misin? Ya da sen, “sen” olabilir misin kendini kandırmadığında?

Ben hayatın ortasında, şehrin karşı kıyısında, -sana karşı!- düşüncelerim yavaş, beklentim az -en azından aşktan yana- hislerim durağan ve netim. Kendimden emin ve emniyetteyim. Ya da şu anda böyle hissediyor olabilirim ve her an emniyetsiz ve tekin olmayan duygulardan birinin peşinden gidebilirim. Her an, şu an durduğum yerden başka bir yerde durabilirim. Yaptığım her şeyin tam tersini yapıyor olabilirim, yoldan çıkabilirim ya da her an aslında bir yol olduğunu da unutabilirim ama sonra aynı yola geri dönebilirim!

Şimdi ben seni yeniden sevsem, söyle beni yakalayabilecek misin? Hadi yakaladın diyelim; aynı duyguda en fazla kaç saniye tutabileceksin?

Kaç saniye, pardon kaç duygu edersin?

Yasemin Pulat

Cumartesi, Aralık 06, 2008

Sana Bir Tanrı Getirdim/ Ümit Yaşar Oğuzcan

Hani o iki kişilik dünyalar bizimdi
Hani sen iyiydin
Halden anlardın
Hani sen git demeyecektin bana
Ve ben herşeye rağmen gelecektim
İçimde bir umut
Ellerimde olgun meyvalar
Dünya nimetleri
Gözlerimde yanıp yanıp sönen bir pırıltı
Ama ne sen gel dedin
Ne de ben gelebildim herşeye rağmen
Aşkımız ayrılıklarla başladı

Deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
Öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
Karlı dağların serinliğinde uyurduk geceleri
Deniz fenerinin ışığında yıkanırdık
Köpükten bir çalkantıydı içimizde zaman
Ne yana baksak denizdi, maviydi, ışıktı
Sonra bir çaresizlikti zifir
Akıntıya kapılmış gemiler gibiydik

Bir org çalınır gibi yanıbaşımızda
Öyle kendinden geçmiş, öyle başıboş
Öyle derin duygular içindeydik, anlatılmaz
Sarhoş rüzgarlara bıraktık kendimizi
Aldığını geri vermez dalgalara
Görmediğimiz ülkeler gördük gün doğusunda
Tatmadığımız yemişlerden tattık; günahkar olduk
Alevden bir tasta eridi günler
Bir cehennem ateşiydi aşk içimizde
Hiç sönmeyecekmiş gibi yanıyorduk

Tutsaklığımız nasıl başladı bilinmez
Paslı demir kapılar kapandı üstümüze
Taş duvarlarda kayboldu boğuk seslerimiz
Çaresizliğimizi bize aynalar söyledi, inanmadık
Kuşatıldık ansızın kederle, ayrılıkla
Aman vermez karanlıklar sardı dört yanımızı
Yalnızlık bir ağrı gibi çöktü başımıza
Uyuduk bir daha uyanamadık

Şimdi bir kutup var sana çeker beni
Bir kutup var senden öteye
Ben onun için böyle ortalıklarda kaldım
Dağ yollarında, caddelerde, sokaklarda
Onun için bulup bulup yitirdim seni
Hangi kapıyı çaldıysam sen açtın bana
Hangi gözümü yumduysam seni gördüm
Zamandın, zamandan öte bir şeydin
Yıllarca bir meşale gibi yandın uzaklarda

Bu manyetik alanda boğulmam senin yüzünden
Bu zincirleri sen vurdun ellerime
Sen getirdin bunca karanlıkları
Al şunu mum yak
Korkuyorum
Bir taş aldım attım denize
Günahlarımdan kurtuldum
Alfabenin yirmisekizinci harfindeyim
Öteye gidemem
İtme beni

Benim de bir insan tarafım vardı
Bakma böyle kötü olduğuma
Benim de dileklerim vardı
Benim de bir beklediğim vardı yaşamaktan
Yeter artık vurma yüzüme çirkinliğimi
Her gün bir kadın ağlar benim yüzümde
Büyük dertler için benim ellerim
Anlamıyor musun
Sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
Ben sevilmediğimden böyle çirkinim

Bütün kötü yerlerde ben korkarım
Biliyorum
Bir hayvan leşiyim öleli kırk gün olmuş
Fabrika bacalarında bir kara dumanım
Zehirim akrep kuyruklarında
Kötüyüm sevemediğin kadar
Öyle fenayım
Kapanmış bıçak yaralarında
Bu pis çöp tenekelerinde unut beni
Unut artık
Bayat bir ekmek gibi
Çürümüş bir elma gibi

Sarı badanalı evlerde kazanlar kaynar
Sarı badanalı evlerde günahlar işlenir her gece
Sarı badanalı evlerde ölüler yıkanır
Sarı badanalı evleri sev biraz
Bu evlerde zaman benim akşamlarımdır yitirilmiş
Bu kazanlarda benim gözbebeklerimdir kaynayan
Bu sarılarda benim yüreğim bir ölür, bir dirilir
Anladım
Bu dünyada benden başka kimse yok beni anlayan

Tosca'dan bir arya hatırlıyorum şimdi
Sus biraz
Ensemde bir akrep yürüyor
Bırak yürüsün
Sabaha asacaklar beni
Dokunma
Yedi canım vardı, ikisi gitsin
Bunca ölümler az gelir bana

Kalbimi yardım
Bir damla kan aktı
Kutuplara kar yağıyordu
Üşüdüm
Failatun vezniyle seni çağırıyorum
Bana imbiklenmiş yeşilliğini getir
Dur gitme
Beş kuruşum vardı kaybettim
Dur gitme
Isırgan otlarından kurtar beni

Deniz analarının gözlerini çaldım
Sana bakmak için
Güneşi üçe böldüm
Al biri senin olsun
Yüzümde beş bıçak yarası var
Bir de sen vur
Barut kokusunu severim
Bir portakalı dilim dilim soy
Acıktım
Tut ki ben yoğum artık yeryüzünde
Tut ki bir marul yaprağıydım
Öldüm

Al şu serçe parmağım sende kalsın
Ben kötüyüm
Allahsızım
Korkunç çirkinim
Ben seksensekizinci tul dairesiyim
Sağ gözümün üç kirpiğini kestim
Al
Ben lanetlendim

Chopin'in cenaze marşı çalınıyor
Ölüler ayağa kalktı
Görüyor musun
Şu soldan ikinci benim
Senin yüzünden öldüm
Şimdi seni getiriyorlar karanlığıma
Ağlıyorum
Biraz sev beni
Gül biraz
Yaklaş biraz
Seni affediyorum

Kuşkonmaz dallarına astım kendimi
Sedir ağaçlarına gül yapraklarına
Başımı taşlara vurdum
Gözbebeklerimde büyük camlar parçalandı
Tanrısal duygular içindeydim
Bütün tanrısızlığımdan uzakta
Bir kemiklerinin sertliğini aldım
Bir teninin aklığını
Sonra sıcaklığını dudaklarının
Gel bak
Sana bir tanrı getirdim
Gel bak
Bir tanrı yarattım senden

Pazartesi, Eylül 01, 2008

BALKON / Charles Baudelaire

Hâtıralar annesi, sevgililer sultanı
Ey beni şâdeden yâr, ey tapındığım kadın.
Ocak başında seviştiğimiz o zamanı,
O cânım akşamları elbette hatırlarsın.
Hâtıralar annesi, sevgililer sultanı.

O akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan!
Ya pembe buğulu akşamlar, balkonda geçen
Başım göğsünde, ne severdin beni o zaman!
Ne söylediysek çoğu ölmeyecek şeylerden!
O akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan!

Ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları!
Kâinat ne derindir, kalp ne kudretle çarpar!
Üstüne eğilirken ey aşkımın pınarı,
Sanırdım ciğerimde kanının kokusu var.
Ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları!

Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.
Seçerdim o karanlıkta gözbebeklerini
Mestolur, mahvolurdum nefesini içtikçe
Bulmuştu ayakların ellerimde yerini.
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.

Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;
Yeniden yaşadığım, dizlerinin dibinde
O "mestinâz" güzelliğini boştur aramak,
Sevgili vücudundan kalbinden başka yerde,
Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;

O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler,
Dipsiz bir uçurumdan tekrar doğacak mıdır?
Nasıl yükselirse göğe taptaze güneşler.
Güneşler ki en derin denizlerde yıkanır.
O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler!

Çeviri: Cahit Sıtkı Tarancı

Pazar, Temmuz 06, 2008

BEN HAYATTA EN ÇOK BABAMI SEVDİM / Can Yücel

Ben hayatta en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin

O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici - hep , hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helallaşmak ister elbet , diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

Çarşamba, Temmuz 02, 2008

HER ŞEYİ KUŞATIR SEVDA / Erol Çankaya

Gizem deyip başlıyorum adına
Cılız bir güneş, soldu solacak
Bir haziran sonu ki yağmur bekleniyor
Akıyor insanlar kendi dünyalarında
Ve herkes anlatabilir bir ağrıyı
Ben söylesem bu yaz akşamını
Biri bir sevda titreşiminden söz etse
Düşün ki saçlarını savuruyordu rüzgâr
Gözleri gülüyor ama karanlık kirpikleri.

Hadi konuşalım o umarsız ağrıdan
Boğuk bir ses, benim olmayan asla
Gözlerim kısılıyor ve bulantı aniden
Şuramda bir ağrı, şurama kadar
Yanıyor gözlerim, bir duman gözlerimden.

Konuşulsun yağmurun dolandığı o günden
Cılız da olsa güneşti o şakaklarımızda
İnsanlar... İnsanlar hep yanlarımızda
Akıyor kalabalık dalgın bakışlarımda
Düşün ki saçlarını savuruyordu rüzgâr
Ben, gizem diyordum her şeyin adına.

İki can yürüsün ve birbirinden habersiz
İki can, iki yürek, tek kalp ağrısı bir de
Biri desin ki saçlarında haziran
Kirpiğinde mavilik, kirpiğinde gökyüzü
İki can ve akıyor insanlar dünyalarında
Biri desin ki sözlerin ne yararı var
Biri desin ki bırak başlasın sevda.

Bir haziran akşamı yetmiş dokuz yılında
Elini uzat ve ayrıl, yer sarsılıyor
Elini uzat ve ayrıl, dolanıyor bulutlar
Elini uzat ve ayrıl, günlerden salı. (Benim için çarşamba)

Birtakım lekeler, bulutlar akıyordu
Etrafta insanlar bir karaltı olarak
Biri diyecek ki ellerin titriyordu
Biri saati sorsa ağlayacaktım
Elini uzat ve ayrıl, kararıyor bulutlar
Bütün hızıyla o zehir damarlarımda
Gökte haziran, yağdı yağacak yağmur
Geçip gidiyordu dünya bakışlarımda
Birtakım lekeler, bulutlar akıyordu
Ben, gizem diyordum bunların adına.

Elbet hızla akıp gidiyordu hayat
Kaç zamandır görmediğim ışıltılı bir yüz
Belki de coşkulu bir haber vardı akşama
Bir zaman sonra her şey unutulsa da
Kardeşim, yüreğim koca bir diş gibi sızlıyordu
Biri diyordu ki bırak başlasın sevda
Ötekinin kirpiğinde acımasız karanlık
Gizem deyip geçiyordum bunların adına
Bir türlü başlamıyordu yağmur
Her şeyi, her şeyi kuşatıyordu sevda.

Salı, Temmuz 01, 2008

Sizi işe alırdım eğer...

Saatchi&Saatchi’nin dünyadaki tüm ajanslarının Yaratıcı Yönetmeni Bob Isherwood, her yıl Cannes Lions’da ‘Yeni Yönetmenler’ başlıklı bir sunum yapar. Salonun önünde, saatler öncesinden uzun kuyruklar oluşur, izlemek isteyenlerin çoğu dışarıda kalır. Bunun nedeni, Isherwood’un çok önemli işler çıkarmış bir yaratıcı olmasının yanı sıra hazırladığı malzemenin tazeliği ve çarpıcılığıdır. Cannes’da bu yıl da kural bozulmadı, yine metreler uzunluğunda kuyruklar oluştu.
Isherwood’un genç reklamcılara ayrılan Young Lions Zone’da verdiği seminer de aynı şekilde, tıka basa doluydu. Gençlere “Sizi şu koşullarda işe alırdım...” diye başlayan konuşması sıcak, ilham verici ve renkliydi. Isherwood, gençleri işe almak için onlara şu koşulları şart koştu:

1. Eğer reklamlardan büyük fikirleriniz varsa, ödülleri değil, pazarı kazanmayı planlıyorsanız...
2. Dürüst ve samimi bir dille yazmayı biliyorsanız... (Çünkü klişeler sizi özünüzden uzaklaştırır)
3. Reklama yazacağınız başlığı değil, fikirlerinizi önemsiyorsanız...
4. Yaratıcı ortama katkıda bulunuyorsanız...
5. Bir ofiste çalışmak yerine, sokaklarda oynamayı seçiyor, insanlarla konuşup onlardan bilgi alıyorsanız...
6. Dijital olarak düşünmeyi biliyorsanız...
7. Reklamın ötesinde bir dünya olduğunun farkındaysanız, kendinizi yeniliyor, öğreniyor ve geliştiriyorsanız. Sadece reklama odaklanmanın sizleri daha az yaratıcı yapacağını anlıyorsanız. İşler iyi gitmediğinde başka uğraşlar buluyorsanız...
8. Duygusal bağlar kurmayı başarıyorsanız... Duyguların iletişimi hızlandırdığını biliyorsanız...
9. Hayal gücünüz size verilen brief’ten öteye gidecek kadar büyükse...
10. Ustalığı önemsiyor, işinize titizce özen gösteriyorsanız...
11. Asla yılmıyorsanız...
12. Yaratıcılığın, yaratıcı bölümün işi olduğunu düşünmüyorsanız...
13. Müşterinizin işine büyük bir ilgiyle yaklaşıyorsanız...
14. Sosyal sorumluluk anlayışınız, vicdanınız varsa...
15. Ve eğer dünyayı değiştirmeyi diliyorsanız...

Isherwood’un sunumu gerçekten harikaydı. İlham ve umut verici, öğreticiydi. Çalışmadan ve ter dökmeden başarılı olunamayacağını net olarak ortaya koydu. Genç aslanlar, kendisini hayranlık, saygı ve bol alkışla izledi.

Fatoş Karahasan

Cuma, Haziran 27, 2008

SEN YOKKEN / Cahit Külebi

Sen yokken gittim
Korkularımın üstüne
Hiç ardıma bakmadım
Gümüş şiirler yazdım sen yokken
Çok yangın çıktı yüreğimde
Küllerini bile savurmadım
Irak denizlerin fırtınasıydım
Uzak iklimlerin sert rüzgarları
Kulaçlarken denizinde gurbeti
Kanlı savaşlarım,
Belalı sevdalarım olmadı hiç
Ama hep sustum,
Hep ağladım, hep yandım sen yokken.
Bekliyorum dönüşünü yeniden,
Bir gelsen,
Hayatın önünden alsan beni
Bir gelsen,
Sellerin önünden alsan beni
Bir gelsen,
Ölümlü düşlerimden alsan beni.

Çok durdum güneşe karşı bir başıma
Savrulurdum rüzgarlarında sensizlik denizinin
Sen yokken,
Az dolaşmadım gönlümün kuytularında
Üşüyen karanfilim şimdi buruşuk parmaklarda
Bir kırağı ayazıydım gecenin kollarında
Zifirlerinde sadece ben üşürdüm.
Hiç aldırmadım esen rüzgara
Hiç dinlenmiş bir yürekle çıkmadım ortaya
Yinede hiç yıkılmadım giden trenlerin ardından
Ama bütün yangınlar beni yaktı önce
Hep ortasında kaldım vurgunların
Vurgun nedir ki? deme
Bir babanın serzenişi nasılsa öyle
Bayrakları indirilmiş,
Bozguna uğramış bir hisardım sen yokken
Hep sustum,
Hep yandım, hep ağladım sen yokken.
Bir gelsen,
Yangınlardan alsan beni,
Bir gelsen,
Dünyalarımdan alsan beni,
Bir gelsen,
Şafaksız gecelerden alsan beni,
Ama ne zaman gelsen,
Akşam kızılı gözlerimle bulacaksın beni.

YAZ ÜZÜNTÜSÜ / Stéphane MALLARMÉ

Sen ey, o uykulu savaşçı, kumlar üstünde,
Yorgun bir su ısıtıyor güneş saçlarında
Ve bir günlük yakarak düşman yanağında,
Karıştırıyor bir aşk içkisini gözyaşıyla.

Duruk sessizliği ak yalımın, üzüntü içinde
Dedirtti, ey benim ürkek öpüşlerim, sana:
"Tek bir mumya olmayacağız seninle asla
Bu mutlu palmiyeler altında, eski çölde."

Ama ılık bir nehirdir işte saçların,
Ürküsüz boğmak orda bize tebelleş ruhu
Ve bulmak o Yokluğu senin tanımadığın.

Akan düzgünü tadacağım gözkapağından,
Verebiliyor mu diye ezik yüreğime
Duygusuzluğunu gökyüzünün ve taşların

Çeviri: İlhan Berk

HAZİRAN / Haydar Ergülen

Aşktır, yırtıldı yırtılacak bir anı gibi
eski sesli haziranın tam ortasından,
tam duyuldu duyulacak derken yalnızlığın
sesi aşktır, açılır bir şiirin her yerinde:
-Yalnızlık kokuyorsun demiş miydi Edip Bey,
öyleyse haziran kokuyorsun demiştir bir de
şunu: Bir anıya bir başka anıdan ne
kalır, elbet aşkın ortasında haziran kalır!
Bir yazı bile şurda-burda birlikte
tamamlamadan henüz, bir yaz daha
çıkarma telaşından sakın! Ne haziran
kalır geriye ne o adamla kadın!
Şimdiden teşekkürler bir anıyı böyle
dayanıklı kılan iyiliğine, aşkın
ve haziranın trenini kaçırma, ocakta
ateşçi ol ve öv onu, hızlı geçen
şubatta yavaşlığına bak kırların, martta
makas değiştir, istasyonda bekleyen çocuğu
benim için öp, o senin çocukluğun!
Mayısı havalandır, sonrası hazirandır...

Hazirandır, yalnızlık gibi aşkın ortasındadır.