gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
onlardan kalbime sevda geçmiyor
ben yordum ruhumu biraz da sen yor
çünkü bence şimdi herkes gibisin
yolunu beklerken daha dün gece
kaçıyorum bugün senden gizlice
kalbime baktım da işte iyice
anladım ki sen de herkes gibisin
büsbütün unuttum seni eminim
maziye karıştı şimdi yeminim
kalbimde senin için yok bile kinim
bence sen de şimdi herkes gibisin
Nazım Hikmet Ran
Pazartesi, Temmuz 19, 2010
Salı, Haziran 01, 2010
Tez...
Hastayım, yorgunum, uyumam lazım ama haber kanallarını izlemekten uyuyamıyorum. Aklımdaki bir dolu soru yanıtını bulmaya çabalıyor. Şimdi bu kadar arbede oldu, gemiler gasp edildi, siviller öldürüldü, uluslararası hukuk kanunları çiğnendi… Evet, davamızda haklıyız, ama işin arkasına bakmakta fayda var diye düşünüyorum.
İsrail Gazze halkına işkence dolu günler, geceler, aylar yaşatıyor. Sivil halkı kurşunluyor, çocukları ve kadınları katlediyor. BM’den bir kişi çıkıp da “sen ne yapıyorsun” demiyor, bizim başbakan Davos’da “van minut” diye kükreyerek dünya gündemine oturuyor, ardından da ekliyor; “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” diye… Tamam, üslup çok kötü, bir devlet adamına yakışmayan bir İngilizce ve tavırla bunu yapıyor ama söylediği “şey”in içeriği doğru! Buraya kadar her şey çok güzel… Bugün de çıktı, çok doğru cümleler kurdu ve yaşanan olaylara bir devlet adamı olarak tepkisini gösterdi.
Ama beni düşündüren konu farklı, şöyle ki; Amerika ile arası “yıllardır” bu kadar iyi olan bir başbakanımız ve cumhurbaşkanımız var. Bunlar sabah, öğle, akşam su içseler birbirlerine haber veriyorlar, pardon yanlış oldu; bunlar su içseler Amerika’ya haber veriyorlar. Amerika kimin elinde? Musevilerin elinde, Amerika borsasını kim yönetiyor Museviler, dünyanın en büyük şirketlerinin başındakiler kimler yine Museviler. (Bu arada Museviler ile hiçbir alıp veremediğim yok bütün gün Musevi arkadaşlarımla telefonda olayları tartıştık ve çok üzüldük)
E, bizim başbakanımız, cumhurbaşkanımız Amerika’nın uşağı ise (ki öyle) neden İsrail ile kötü olmak istesin? Bu bir komplo olabilir mi? Bizim nadide ülkemiz olmadık bir savaşa doğru sürüklenmek istenebilir mi? Halkı galeyana getirip sokaklara dökerek, zaten yıllardır var olan iç savaşın (PKK) dışında, bir de dış mihraklar tarafından (İsrail, ABD) ülke bölünerek peşkeş çekilmek istenebilir mi?
Vahdettin’i hatırlatırım. Biz daha önce satıldık! Yine satılmak istenebiliriz. “Yabancılık” çekmeyeceğimize eminim. Bu ülkenin başındakiler zamanında olur olmadık savaşlara girdi ve alınan “saçma” kararların ceremesini bizim atalarımız, ailelerimiz yaşadı. Bunun hesabını yine biz ödedik. Ne yazık ki şu an gözle görülen, elle tutulan bir Atatürk yok bu ülkede. Eğer tarih tekerrürden ibaretse lütfen birisi çıkıp olanlara "tez" zamanda dur desin!
İsrail Gazze halkına işkence dolu günler, geceler, aylar yaşatıyor. Sivil halkı kurşunluyor, çocukları ve kadınları katlediyor. BM’den bir kişi çıkıp da “sen ne yapıyorsun” demiyor, bizim başbakan Davos’da “van minut” diye kükreyerek dünya gündemine oturuyor, ardından da ekliyor; “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” diye… Tamam, üslup çok kötü, bir devlet adamına yakışmayan bir İngilizce ve tavırla bunu yapıyor ama söylediği “şey”in içeriği doğru! Buraya kadar her şey çok güzel… Bugün de çıktı, çok doğru cümleler kurdu ve yaşanan olaylara bir devlet adamı olarak tepkisini gösterdi.
Ama beni düşündüren konu farklı, şöyle ki; Amerika ile arası “yıllardır” bu kadar iyi olan bir başbakanımız ve cumhurbaşkanımız var. Bunlar sabah, öğle, akşam su içseler birbirlerine haber veriyorlar, pardon yanlış oldu; bunlar su içseler Amerika’ya haber veriyorlar. Amerika kimin elinde? Musevilerin elinde, Amerika borsasını kim yönetiyor Museviler, dünyanın en büyük şirketlerinin başındakiler kimler yine Museviler. (Bu arada Museviler ile hiçbir alıp veremediğim yok bütün gün Musevi arkadaşlarımla telefonda olayları tartıştık ve çok üzüldük)
E, bizim başbakanımız, cumhurbaşkanımız Amerika’nın uşağı ise (ki öyle) neden İsrail ile kötü olmak istesin? Bu bir komplo olabilir mi? Bizim nadide ülkemiz olmadık bir savaşa doğru sürüklenmek istenebilir mi? Halkı galeyana getirip sokaklara dökerek, zaten yıllardır var olan iç savaşın (PKK) dışında, bir de dış mihraklar tarafından (İsrail, ABD) ülke bölünerek peşkeş çekilmek istenebilir mi?
Vahdettin’i hatırlatırım. Biz daha önce satıldık! Yine satılmak istenebiliriz. “Yabancılık” çekmeyeceğimize eminim. Bu ülkenin başındakiler zamanında olur olmadık savaşlara girdi ve alınan “saçma” kararların ceremesini bizim atalarımız, ailelerimiz yaşadı. Bunun hesabını yine biz ödedik. Ne yazık ki şu an gözle görülen, elle tutulan bir Atatürk yok bu ülkede. Eğer tarih tekerrürden ibaretse lütfen birisi çıkıp olanlara "tez" zamanda dur desin!
Çarşamba, Ekim 21, 2009
Yalnız Kadınlar Tuvaleti – 2
I.
Derisi kat kat soyulmuş, tırnakları kırık, elleri acıyordu. Temizlik malzemelerini yere bırakmadan, yıllardır hayatın bütün yükünü taşıyan sırtıyla kapıyı yavaşça itip, içeri girdi. Saat akşam onu geçiyordu ve o hala günün belirli saatlerinde tekrarlanan işini yapmak için oradaydı. Malzemeleri yere dizdi, çamaşır suyundan soyulan elleriyle sanki ulvi bir iş yapacakmış gibi hazırlığa başladı. Sekiz yıldır bu tuvaleti temizliyordu ve parasını bu işten kazanıyordu. Tanıdık vasıtasıyla bulduğu bu işi, ilk başta sevinçle, şevkle yapmaya başlamıştı. Sonra başka bir işe de geçebilirdi, o an önemli olan kendisi ya da vasfı değildi, ama sekiz yıl, şu yan yana duran dört musluktan akan su gibi geçip gitmişti işte ve o hala orada, milletin pisliğini temizliyordu.
Aslında hayatı hep başkalarının pisliklerini temizleyerek geçmişti, ilk önce ölen babasının kumar borçları, ortağının bir gecede kaçıp bıraktığı senet borçları… Bütün pislikleri o temizlemişti, tıpkı şimdiki gibi. Fakat nedense tuvalet temizlemekten yüksünmüyordu. Babasının ve ortağının pislikleri çok daha ağır gelmişti zamanında, şimdi yaptığı iş, yaşananların yanında cennetin bir köşesinde nargile içmek gibi geliyordu.
İlk başta lavaboları silerek başladı, yavaş yavaş, sindire sindire mermerin üzerindeki su lekelerini temizledi, kendi hayatındaki lekeleri gözünün önüne getirerek… Sanki hiç yaşanmamışlar, sanki hiç iz bırakmamışlar gibi… Tek tek muslukların etrafındaki kirleri elleriyle yıkadıktan sonra bezini bir kenara bıraktı. Yerleri silmek için kovaya doğru eğildi, o anda tam sırtında inanılmaz bir acı hissetti. Yüzünü buruşturarak doğruldu ve acıyla inleyen gözbebekleriyle aynada kendine rastladı. Doktora gitmesi gerekiyordu, farkındaydı ama ne zamanı, ne de parası vardı. Personel müdürü diye başlarında duran ve bütün gün bilgisayardan kız tavlamaya çalışan sübyancı ibne yüzünden, hem izin alamıyor hem de iki aydır yatmayan sigortası yüzünden de doktora gidemiyordu. Hasta olduğunu söyleyip izin istediğinde aldığı cevapsa, çektiği azaptan daha acı vericiydi;
— Sanki çok iş yapıyormuş gibi bir de izin istiyorsun, bilirim ben sizin gibileri, kahveye gidip, iki kâğıt oyunu oynamak için yapıyorsun bunları!’
Beyninden vurulmuşa dönmüştü o anda. Yumruğunu sıktı, gözlerinin feri dönmüştü. Daha önce yaptığı gibi –Ortağını Adana’da bir pavyonda basmış, yakasından tuttuğu gibi sürükleyerek oradan çıkartıp eşek sudan gelinceye kadar dövmüştü- yapacaktı ama hayat dersini çoktan almıştı, ‘değmez’ dedi içinden ‘değmez bu sübyancı pezevenk için’… Adam konuşmaya devam ederken, o, boynunu öne eğdi, içinden annesinin köyde uyumadan önce öğrettiği sayma oyununu oynamaya başladı. Çok küçük bir köyde annesi ve beş kardeşiyle birlikte yaşıyorlardı, o zamanlar, babası ‘para’ kazanmak için büyük şehirde, erguvan renkli İstanbul’da, ümit kapısındaydı. Her ay ufak bir parayla geçiniyor, hep onların da İstanbul’a gideceği günleri konuşuyorlardı. En büyük hayali, küçük kardeşini bembeyaz bir bisikletin arkasında gezdirmekti. Nasip olmamıştı işte… Annesi bir oyun türetmişti bu bekleyişin arasında… Sıcak bir yaz gecesi, çatıda uyumalarını sağlayacak eğlenceli ve çocukça bir oyundu. Annesi de zaten yavrularından büyük değildi.
Yıldız saymaca… Ya da yerdeki karoları saymaca… Herhangi bir şeyi saymaca… Eskiden beri yaptığı ve içinde huzuru hissettiği tek şeydi. Sadece eskiden tek başına değil, kardeşleriyle birlikte sayıyorlardı yıldızları. Hepsi de ona kadar sayabildiği için en büyüklerinden başlıyordu, ona sıra gelinceye kadar üç tane on sayılıyor, o da dördüncü onu sayıp küçük kardeşine devrediyordu. Saydıkları her on sayı için, eski su testisine bir çakıl taşı atıyorlardı. Babaları onları almaya geldiğinde bütün bu çakıl taşlarını ona saydıracak ve ne kadar yıldız olduğunu öğreneceklerdi.
İlk başta kocaman şehirden her ay gelen para azalmaya, daha sonra da hiç gelmemeye başlamıştı. Annesi köydekilerin yardımıyla buğday alıp ekmek yapıyor, komşunun ineğinden iki kap süt alarak idare ediyordu. Köyde söylentiler başlamıştı, kimisi pespaye bir kadınla babasını şehirde gördüğünü kimisi ise kötü adamlarla gezdiğini konuşuyordu. Aklı malikti, ne demek istediklerini çok iyi anlıyordu ve annesini gözlemledikçe, günbegün çöktüğünü, kara gözlerinin söndüğünü hissediyordu. Yapacağı tek bir şey vardı, o da kaçıp babasını bulmaktı. Nereye, kime gideceğini bilmiyordu, ömrü sadece bu iki hektarlık alandan ibaretti ve dünya hakkında bildiği tek şey de o küpte bulunan onarlık yıldız kümeleriydi. Ama deneyecekti, kaçacak ve açlığın, boynu büküklüğün, kardeşlerinin yaşadığı bu burukluğun nedenini öğrenecekti.
II.
Bir gece sessiz sedasız evden çıktı, yıldızların olduğu küpü de çantasına alıp yollara koyuldu. Kamyon şoförlerinin arabalarını yıkayarak karnını doyurdu ve iki hafta sonunda İstanbul’a ulaştı. Şehri görünce kalbi duracak gibi oldu, kim birisini bulabilirdi ki bu koskocaman şehirde, kim onun derdini dinlerdi ki… Kahvede duymuştu, ağanın oğlu Aksaray diye bir yerden bahsediyordu, söylenenlere göre köyden giden bütün hemşerileri o çevrede olmalıydı. Sora sora dört saat yürüyüp Aksaray’a ulaştı, her yerden et ve yemek kokuları yükseliyor, etrafında dolaşıp ciğerlerine doluyordu, açlıktan bayılmak üzereydi. Yeni doğmuş ceylan gibi ayaklarının üzerinde durmaya çalışırken bir adam kolundan tutup gözlerine baktı.
- Ne işin var senin burada, dedi.
Bacaklarının arasında bir sıcaklık hissetmişti, evet korkudan altına işemiş, ne yapacağını bilmez bir halde yere yığılmıştı. Adam hayal meyal köylerinden hatırladığı birisiydi. Kucaklandığını anladı. Kendi bıraktığı su birikintisine adamın omzunun üzerinden bakarken sokaktan çıktılar. Müzik ve kavga sesleri arasında ilerlerken, kahkahalarla gülen kadınlara baka kalmıştı. Hiç böyle kadınlar görmemişti hayatında, her tarafları ortada, yüzleri sanki bahçelerindeki kiraz ağaçlarından meyve yemişçesine kıpkırmızıydı. Çocuktu, ama anlamıştı, içlerindeki acıyı göstermemek için meyveleri sürmüşlerdi yüzlerine, o şen kahkahalarının altında hayatlarının başka bir yüzü yatıyordu. Üzülmüştü, annesini hatırlayıp gülümsedi. Köye döndüğünde annesinin de yüzüne kiraz sürecekti, belki biraz neşelenmesini sağlardı.
Dar bir binaya girdiler, duvarlarında nemden oluşan küfler ve bu küflerin oluşturduğu iğrenç bir koku vardı. Birbirine yakın, taşları kirden siyaha dönmüş merdivenleri çıkarken midesi iyice bulanmıştı. Sokakta duyduğu o yemek kokularını tekrar ciğerlerine almaya çalıştı, nefesini hemen tuttu. Bu koku inanılmaz kötüydü, köy meydanına yapılan, ama sadece iki gün açık kalan umumi tuvaletten gelen kokuya benziyordu. Yeşil duvarların arasında sadece bir kişinin geçebileceği koridordan ilerlerken, sıra sıra kapıların arasından döşeklerde uyuyan, sigara içen, üstünü değiştiren insanlar görüyor, burada nasıl yaşadıklarını düşünüyordu. Güzelim köy varken neden bu koşullarda yaşıyorlardı, neden? Koridorun sonundan bir ses duydu. Bu babasının sesiydi, her yerden tanırdı, en sevdiği türküyü söylüyor, ara sıra durup boğazını temizliyordu. Yaklaştıkça keskin bir sigara dumanı da üzerlerine doğru geliyordu, dumanın içinden geçip sesin geldiği odanın önünde durdular. Adam kapıyı ayağıyla itip üzerindeki ağırlığı sanki hasat çuvalı gibi yere bıraktı ve önündeki ufaklığın arkasında kalan adama söylenerek;
—Bak senin kuzucuk gelmiş, dedi.
Acıklı türkünün sözlerini yarıda kesen babası şaşkınlığını gizleyemedi bir an, kucağında ufak çantasıyla kendisine bakan oğluna bakakaldı. Sigarasını yavaşça bir zamanlar rengi pembe olduğu anlaşılan, ama kirden pembe yerini koyu gülkurusuna bırakmış yatağın üzerinde duran kül tablasına bıraktı. Bağdaş kurduğu bacaklarını oturmaktan uyuşmuşçasına açıp, ellerinden güç alarak ayağa kalktı ve Ahmed’ine uzun uzun baktı.
O ise bırakıldığı yerden kıpırdamadan, yaşadıkları hayata anlam veremediği belirsizlik ve geldiği için kızacağını düşündüğü babasına korkuyla bakıyordu. Arkadaşı bir şeyler homurdanıp kapıyı kapattı. Adamın ağzından çıkan homurtunun içinde onu ilgilendiren tek şey yemek kelimesi olmuştu. Hala babasının vereceği tepkiyi bekliyordu sanki dakikalar geçmişti, bütün vücudu uyuşmuş, kanı damarlarında dolaşmıyormuş gibi hissediyordu. Yataktaki sigara kül tablasına düşmüş artık hayatının son demlerini yaşıyordu, dibine yaklaştıkça da daha ağır bir koku etrafı sarmıştı.
Babasının ağzından çıkan ilk cümle;
- Evdekilere bir şey mi oldu, Ahmed.
Hiç beklemediği bir karşılamaydı bu. Oysa o kamyon köşelerinde geçen yolculuğu boyunca, eskiden tarlada oyun oynarken ya da ağacın tepesinden atlarken onu kucaklayan adamı, elini hep ensesinde hissettiği babasını göreceğini hayal etmişti. Küpüne sarılıp uyurken hep bu sıcaklığı bulacağını düşünmüştü. Geceli gündüzlü gittiği yol boyunca da ‘aile geleneği’ni bozmamıştı. Her gece ayaza karşı yolculuk ederken yıldızları sayıp, sandıktaki kamyon nevalesinden küpüne onluklar doldurmuştu. O çektiği dayanılmaz açlığa rağmen, yıldız kümelerini yemeyi düşünmemişti bile. Babası sayacaktı onları, tek tek elleriyle dokunup oğluyla gurur duyacaktı.
Şimdiyse sigara izmariti kokan bu adam, onu kucaklamamıştı. Evet, o bir adamdı, ama babası değildi. Olamazdı!
Arkadaşı elinde poşetlerle ağdalı odanın yağlanmamış gıcırdayan kapısından içeri girdi. Elindeki poşetleri karşılıklı duran döşeklerinin ortasına koyup, açmaya başladı. Köşeye sinmiş, babasını ve arkadaşını izleyen Ahmed artık aç değildi, hatta hayatı boyunca da acıkmayacağını düşündü. Gözleri dolu doluydu. Daha küçücüktü, o daha çocuktu ve ağlamaya hakkı vardı, ama yarım saatte on yaş atmış, kocaman adam olmuştu.
O gece, o sigara dumanının her santimetrekaresine sinmiş odada hep birlikte uyudular. Sabah kalktığında oda boştu. Bitişikten kavga sesleri geliyordu. Belli ki birileri birisini arıyordu. Kapıyı hışımla açan iki adam;
— Sen kimsin lan piç, kimin dölüsün?
diyerek içeri daldılar. Ahmed’i bir kenara iterek fazla eşya olmayan odayı didik didik aradılar. Yatağın hemen ayakucunda duran küpü gören, diğerine göre daha kısa ve tıknaz olan bıyıkları sinirden terlemiş adam, kafasını arkaya atarak tok bir kahkaha patlattı. Bu mutluluktan ya da zaferden gelen bir kahkaha değildi. Bu içinde kötülüğü barındıran bir gülüştü. Küpü yere atan adam, taşları ve meyveleri görünce aradığını bulamadığı için iyice hırslandı. Küçücük odanın diğer köşesine sinmiş Ahmed’i yakalayıp kollarından sarsarak defalarca tekrarlıyordu;
- Kimin dölüsün lan sen, söylesene kimin?
Ahmed küpten yerlere saçılan yıldız kümelerine bakıyordu sadece. Aile geleneği şimdi yerle bir olmuştu. Aklında tek bu vardı, artık yıldızları yoktu, ailesinin yıldızları bir saniyede gökten yere düşmüş ve bütün ihtişamlarını bu adamın haykırışları arasında yitirmişti.
Böylece babasının kumar borcunu ödemek ona kalmıştı. Bütün gece kumar oynanan batakhanede sabaha karşı yerleri silip, milletin pisliğini temizlemekle geçti ergenliği. Bıyıklarını temizlediği yerlerde terletti, tabii tekrar silmek kaydiyesiyle.
Bu batakhanelerin arasında tanıştığı en samimi arkadaşı, can yoldaşı, ortağıyla aynı nem ve küf kokan odayı paylaştı. Yine aynı sahneyle karşılaştı yıllar sonra… Birileri odaya daldı, etrafı dağıttı, yine aynı soruyu işitti. Ama hayat ondan çok şey aldığı gibi, çok şey de vermişti. Bu sefer susmadı, direndi, kavga etti, avazı çıktığı kadar bağırdı. O yemek ve kadın kokan sokaklarda öğrendiği bütün küfürleri saydı. Fakat sonuç yine aynıydı, elindeki bütün malları cüzi bir paraya satıp can dostunun borcunu ödedi. Ama onu bulacaktı, sabah uyandığında bir daha görmediği babası gibi olmayacaktı bu hikâyenin sonu. Buldu da…
III.
Şimdi karşısında duran bu it oğlu it ona sorumsuzluktan ve yalandan bahsediyordu. Kaç tane on saydı bilmiyordu. Arkasına dönmeden geri geri giderek kapıya yönelmiş ve hava gibi süzülerek odandan çıkmıştı. Bütün bunları tekrar tekrar yaşarken, yerleri çoktan silmişti. En son çöpler kalmıştı, en sevmediği de buydu işte. Bu şehirli kadınlar çok temiz giyiniyor, temizliğe çok önem verirmişçesine tırım tırım ortalarda gezinmesini çok iyi biliyorlardı, ama iş beden temizliğine gelince hiçbir şey bilmiyorlardı. Bu orkid denen meretin poşetleri vardı, artık öğrenmişti. Nedense bu güzellik abideleri bu poşetleri kullanmamak için özen gösterircesine, öylece pis kanlarını ortada bırakıp şu kapıdan çıkıp gidebiliyorlardı, buna hiç anlam verememişti sekiz senedir. Çöpleri de attıktan sonra malzemelerini toparlayıp tuvaletin kapısına yöneldi, belindeki ağrı dayanılmaz hale gelmişti. Acıyla beraber ince ince yanıyor, boynuna kadar çıkıp tekrar aşağıya iniyordu. Kapıyı yavaşça kapadı, hiçbir zaman okuyamadığı, üzerinde ne yazdığını anlamadığı sarı levhayı kaldırıp iş kapısından uzaklaştı. Saat geceye bir vardı.
IIII.
Sabah bilgisayarını iştahla açan personel müdürü, kahvesini yudumlarken odaya bir eleman girdi.
- Halil Bey, Ahmed hala gelmedi, katı açmamız lazım.
Arkasına kendine güvenen, kurnaz bir tavırla yaslandı.
- Demek izin vermedim diye protesto ha!
Kendisine haberi getiren elemana doğru hışımla masasından kalkıp sordu.
- Sen Ahmed’in evini biliyor musun?
- Evet amirim biliyorum.
- Yakın mı?
- Evet, iki sokak ötede.
- Git bir bak bakalım, devamlı gittiği bir yer varsa da uğra, belki oturmuş gazetesini okuyordur serseri!
- Tabii…
Korkuyla kapıyı kapatan adam, hızlı adımlarla binadan çıkıp Ahmed’in kaldığı yere doğru yürümeye başladı. Yan yana binalarda oturuyorlardı. Bina da demek doğru değildi aslında ya, eski bir Rum yıkıntısıydı. Yaşlı Rum, odaları kiraya verip, bu parayla hasta olan bedenine son demlerini yaşatmaya çalışıyordu.
Demirleri paslanmış, elde metal kokusu bırakan tırabzanlara tutunarak merdivenleri çıktı ve Ahmed’in kapısını çaldı. Cevap yoktu. Tekrar çaldı. Yine cevap alamadı, en sonunda tedirginlikle kapıyı araladı. Ahmed yatakta boylu boyunca uzanmıştı. Sanki derin bir uykunun en güzel yerindeydi. Yerdeki üstü örtülü eşyaların üzerinden atlayarak Ahmed’in yattığı döşeğe eğilerek seslendi.
- Ahmed kalksana, işe geç kaldın.
Ahmed artık kalkamazdı, sabah ezanıyla ruhunu yıldızlar geçidine yollamıştı. Eleman bağıra bağıra metal kokusunun içinden geçerek ikişer üçer dar merdivenleri indi. Yaşlı Rum aşağıda çok güçlü bir adammışçasına yukarıdan inen, yüzü bembeyaz olmuş elemanı tutmak istedi. Yaşlı Rum’a çarparak sokağa çıkan eleman, haykırıyordu.
- Ambulans çağırın, ambulans çağırın!
V.
Ambulansla birlikte polis de gelmişti. Ahmed’in yılların verdiği yorgun bedeni, üstü ilk defa beyaz bir örtüye sarılı olarak odadan çıkartıldı.
Polis telsizi eline aldı;
— Merkez otuz beş yaşlarında bir adam Beyoğlu Mis Sokak’ta ölü bulundu. Ekip yollar mısınız?
— Anlaşıldı…
Ve Ahmed polis tutanaklarına şöyle geçti;
Murad oğlu Ahmed Muratoğlu, Beyoğlu Mis Sokak, 9 numarada çakıl taşlarıyla dolu 64 küpün arasında ölü bulundu. Ölüm sebebi otopsi sonucu belli olacaktır. Herhangi bir darp ya da saldırı izine rastlanmamıştır.
Oysa o kadar çok darba ve saldırıya maruz kalmıştı ki…
Derisi kat kat soyulmuş, tırnakları kırık, elleri acıyordu. Temizlik malzemelerini yere bırakmadan, yıllardır hayatın bütün yükünü taşıyan sırtıyla kapıyı yavaşça itip, içeri girdi. Saat akşam onu geçiyordu ve o hala günün belirli saatlerinde tekrarlanan işini yapmak için oradaydı. Malzemeleri yere dizdi, çamaşır suyundan soyulan elleriyle sanki ulvi bir iş yapacakmış gibi hazırlığa başladı. Sekiz yıldır bu tuvaleti temizliyordu ve parasını bu işten kazanıyordu. Tanıdık vasıtasıyla bulduğu bu işi, ilk başta sevinçle, şevkle yapmaya başlamıştı. Sonra başka bir işe de geçebilirdi, o an önemli olan kendisi ya da vasfı değildi, ama sekiz yıl, şu yan yana duran dört musluktan akan su gibi geçip gitmişti işte ve o hala orada, milletin pisliğini temizliyordu.
Aslında hayatı hep başkalarının pisliklerini temizleyerek geçmişti, ilk önce ölen babasının kumar borçları, ortağının bir gecede kaçıp bıraktığı senet borçları… Bütün pislikleri o temizlemişti, tıpkı şimdiki gibi. Fakat nedense tuvalet temizlemekten yüksünmüyordu. Babasının ve ortağının pislikleri çok daha ağır gelmişti zamanında, şimdi yaptığı iş, yaşananların yanında cennetin bir köşesinde nargile içmek gibi geliyordu.
İlk başta lavaboları silerek başladı, yavaş yavaş, sindire sindire mermerin üzerindeki su lekelerini temizledi, kendi hayatındaki lekeleri gözünün önüne getirerek… Sanki hiç yaşanmamışlar, sanki hiç iz bırakmamışlar gibi… Tek tek muslukların etrafındaki kirleri elleriyle yıkadıktan sonra bezini bir kenara bıraktı. Yerleri silmek için kovaya doğru eğildi, o anda tam sırtında inanılmaz bir acı hissetti. Yüzünü buruşturarak doğruldu ve acıyla inleyen gözbebekleriyle aynada kendine rastladı. Doktora gitmesi gerekiyordu, farkındaydı ama ne zamanı, ne de parası vardı. Personel müdürü diye başlarında duran ve bütün gün bilgisayardan kız tavlamaya çalışan sübyancı ibne yüzünden, hem izin alamıyor hem de iki aydır yatmayan sigortası yüzünden de doktora gidemiyordu. Hasta olduğunu söyleyip izin istediğinde aldığı cevapsa, çektiği azaptan daha acı vericiydi;
— Sanki çok iş yapıyormuş gibi bir de izin istiyorsun, bilirim ben sizin gibileri, kahveye gidip, iki kâğıt oyunu oynamak için yapıyorsun bunları!’
Beyninden vurulmuşa dönmüştü o anda. Yumruğunu sıktı, gözlerinin feri dönmüştü. Daha önce yaptığı gibi –Ortağını Adana’da bir pavyonda basmış, yakasından tuttuğu gibi sürükleyerek oradan çıkartıp eşek sudan gelinceye kadar dövmüştü- yapacaktı ama hayat dersini çoktan almıştı, ‘değmez’ dedi içinden ‘değmez bu sübyancı pezevenk için’… Adam konuşmaya devam ederken, o, boynunu öne eğdi, içinden annesinin köyde uyumadan önce öğrettiği sayma oyununu oynamaya başladı. Çok küçük bir köyde annesi ve beş kardeşiyle birlikte yaşıyorlardı, o zamanlar, babası ‘para’ kazanmak için büyük şehirde, erguvan renkli İstanbul’da, ümit kapısındaydı. Her ay ufak bir parayla geçiniyor, hep onların da İstanbul’a gideceği günleri konuşuyorlardı. En büyük hayali, küçük kardeşini bembeyaz bir bisikletin arkasında gezdirmekti. Nasip olmamıştı işte… Annesi bir oyun türetmişti bu bekleyişin arasında… Sıcak bir yaz gecesi, çatıda uyumalarını sağlayacak eğlenceli ve çocukça bir oyundu. Annesi de zaten yavrularından büyük değildi.
Yıldız saymaca… Ya da yerdeki karoları saymaca… Herhangi bir şeyi saymaca… Eskiden beri yaptığı ve içinde huzuru hissettiği tek şeydi. Sadece eskiden tek başına değil, kardeşleriyle birlikte sayıyorlardı yıldızları. Hepsi de ona kadar sayabildiği için en büyüklerinden başlıyordu, ona sıra gelinceye kadar üç tane on sayılıyor, o da dördüncü onu sayıp küçük kardeşine devrediyordu. Saydıkları her on sayı için, eski su testisine bir çakıl taşı atıyorlardı. Babaları onları almaya geldiğinde bütün bu çakıl taşlarını ona saydıracak ve ne kadar yıldız olduğunu öğreneceklerdi.
İlk başta kocaman şehirden her ay gelen para azalmaya, daha sonra da hiç gelmemeye başlamıştı. Annesi köydekilerin yardımıyla buğday alıp ekmek yapıyor, komşunun ineğinden iki kap süt alarak idare ediyordu. Köyde söylentiler başlamıştı, kimisi pespaye bir kadınla babasını şehirde gördüğünü kimisi ise kötü adamlarla gezdiğini konuşuyordu. Aklı malikti, ne demek istediklerini çok iyi anlıyordu ve annesini gözlemledikçe, günbegün çöktüğünü, kara gözlerinin söndüğünü hissediyordu. Yapacağı tek bir şey vardı, o da kaçıp babasını bulmaktı. Nereye, kime gideceğini bilmiyordu, ömrü sadece bu iki hektarlık alandan ibaretti ve dünya hakkında bildiği tek şey de o küpte bulunan onarlık yıldız kümeleriydi. Ama deneyecekti, kaçacak ve açlığın, boynu büküklüğün, kardeşlerinin yaşadığı bu burukluğun nedenini öğrenecekti.
II.
Bir gece sessiz sedasız evden çıktı, yıldızların olduğu küpü de çantasına alıp yollara koyuldu. Kamyon şoförlerinin arabalarını yıkayarak karnını doyurdu ve iki hafta sonunda İstanbul’a ulaştı. Şehri görünce kalbi duracak gibi oldu, kim birisini bulabilirdi ki bu koskocaman şehirde, kim onun derdini dinlerdi ki… Kahvede duymuştu, ağanın oğlu Aksaray diye bir yerden bahsediyordu, söylenenlere göre köyden giden bütün hemşerileri o çevrede olmalıydı. Sora sora dört saat yürüyüp Aksaray’a ulaştı, her yerden et ve yemek kokuları yükseliyor, etrafında dolaşıp ciğerlerine doluyordu, açlıktan bayılmak üzereydi. Yeni doğmuş ceylan gibi ayaklarının üzerinde durmaya çalışırken bir adam kolundan tutup gözlerine baktı.
- Ne işin var senin burada, dedi.
Bacaklarının arasında bir sıcaklık hissetmişti, evet korkudan altına işemiş, ne yapacağını bilmez bir halde yere yığılmıştı. Adam hayal meyal köylerinden hatırladığı birisiydi. Kucaklandığını anladı. Kendi bıraktığı su birikintisine adamın omzunun üzerinden bakarken sokaktan çıktılar. Müzik ve kavga sesleri arasında ilerlerken, kahkahalarla gülen kadınlara baka kalmıştı. Hiç böyle kadınlar görmemişti hayatında, her tarafları ortada, yüzleri sanki bahçelerindeki kiraz ağaçlarından meyve yemişçesine kıpkırmızıydı. Çocuktu, ama anlamıştı, içlerindeki acıyı göstermemek için meyveleri sürmüşlerdi yüzlerine, o şen kahkahalarının altında hayatlarının başka bir yüzü yatıyordu. Üzülmüştü, annesini hatırlayıp gülümsedi. Köye döndüğünde annesinin de yüzüne kiraz sürecekti, belki biraz neşelenmesini sağlardı.
Dar bir binaya girdiler, duvarlarında nemden oluşan küfler ve bu küflerin oluşturduğu iğrenç bir koku vardı. Birbirine yakın, taşları kirden siyaha dönmüş merdivenleri çıkarken midesi iyice bulanmıştı. Sokakta duyduğu o yemek kokularını tekrar ciğerlerine almaya çalıştı, nefesini hemen tuttu. Bu koku inanılmaz kötüydü, köy meydanına yapılan, ama sadece iki gün açık kalan umumi tuvaletten gelen kokuya benziyordu. Yeşil duvarların arasında sadece bir kişinin geçebileceği koridordan ilerlerken, sıra sıra kapıların arasından döşeklerde uyuyan, sigara içen, üstünü değiştiren insanlar görüyor, burada nasıl yaşadıklarını düşünüyordu. Güzelim köy varken neden bu koşullarda yaşıyorlardı, neden? Koridorun sonundan bir ses duydu. Bu babasının sesiydi, her yerden tanırdı, en sevdiği türküyü söylüyor, ara sıra durup boğazını temizliyordu. Yaklaştıkça keskin bir sigara dumanı da üzerlerine doğru geliyordu, dumanın içinden geçip sesin geldiği odanın önünde durdular. Adam kapıyı ayağıyla itip üzerindeki ağırlığı sanki hasat çuvalı gibi yere bıraktı ve önündeki ufaklığın arkasında kalan adama söylenerek;
—Bak senin kuzucuk gelmiş, dedi.
Acıklı türkünün sözlerini yarıda kesen babası şaşkınlığını gizleyemedi bir an, kucağında ufak çantasıyla kendisine bakan oğluna bakakaldı. Sigarasını yavaşça bir zamanlar rengi pembe olduğu anlaşılan, ama kirden pembe yerini koyu gülkurusuna bırakmış yatağın üzerinde duran kül tablasına bıraktı. Bağdaş kurduğu bacaklarını oturmaktan uyuşmuşçasına açıp, ellerinden güç alarak ayağa kalktı ve Ahmed’ine uzun uzun baktı.
O ise bırakıldığı yerden kıpırdamadan, yaşadıkları hayata anlam veremediği belirsizlik ve geldiği için kızacağını düşündüğü babasına korkuyla bakıyordu. Arkadaşı bir şeyler homurdanıp kapıyı kapattı. Adamın ağzından çıkan homurtunun içinde onu ilgilendiren tek şey yemek kelimesi olmuştu. Hala babasının vereceği tepkiyi bekliyordu sanki dakikalar geçmişti, bütün vücudu uyuşmuş, kanı damarlarında dolaşmıyormuş gibi hissediyordu. Yataktaki sigara kül tablasına düşmüş artık hayatının son demlerini yaşıyordu, dibine yaklaştıkça da daha ağır bir koku etrafı sarmıştı.
Babasının ağzından çıkan ilk cümle;
- Evdekilere bir şey mi oldu, Ahmed.
Hiç beklemediği bir karşılamaydı bu. Oysa o kamyon köşelerinde geçen yolculuğu boyunca, eskiden tarlada oyun oynarken ya da ağacın tepesinden atlarken onu kucaklayan adamı, elini hep ensesinde hissettiği babasını göreceğini hayal etmişti. Küpüne sarılıp uyurken hep bu sıcaklığı bulacağını düşünmüştü. Geceli gündüzlü gittiği yol boyunca da ‘aile geleneği’ni bozmamıştı. Her gece ayaza karşı yolculuk ederken yıldızları sayıp, sandıktaki kamyon nevalesinden küpüne onluklar doldurmuştu. O çektiği dayanılmaz açlığa rağmen, yıldız kümelerini yemeyi düşünmemişti bile. Babası sayacaktı onları, tek tek elleriyle dokunup oğluyla gurur duyacaktı.
Şimdiyse sigara izmariti kokan bu adam, onu kucaklamamıştı. Evet, o bir adamdı, ama babası değildi. Olamazdı!
Arkadaşı elinde poşetlerle ağdalı odanın yağlanmamış gıcırdayan kapısından içeri girdi. Elindeki poşetleri karşılıklı duran döşeklerinin ortasına koyup, açmaya başladı. Köşeye sinmiş, babasını ve arkadaşını izleyen Ahmed artık aç değildi, hatta hayatı boyunca da acıkmayacağını düşündü. Gözleri dolu doluydu. Daha küçücüktü, o daha çocuktu ve ağlamaya hakkı vardı, ama yarım saatte on yaş atmış, kocaman adam olmuştu.
O gece, o sigara dumanının her santimetrekaresine sinmiş odada hep birlikte uyudular. Sabah kalktığında oda boştu. Bitişikten kavga sesleri geliyordu. Belli ki birileri birisini arıyordu. Kapıyı hışımla açan iki adam;
— Sen kimsin lan piç, kimin dölüsün?
diyerek içeri daldılar. Ahmed’i bir kenara iterek fazla eşya olmayan odayı didik didik aradılar. Yatağın hemen ayakucunda duran küpü gören, diğerine göre daha kısa ve tıknaz olan bıyıkları sinirden terlemiş adam, kafasını arkaya atarak tok bir kahkaha patlattı. Bu mutluluktan ya da zaferden gelen bir kahkaha değildi. Bu içinde kötülüğü barındıran bir gülüştü. Küpü yere atan adam, taşları ve meyveleri görünce aradığını bulamadığı için iyice hırslandı. Küçücük odanın diğer köşesine sinmiş Ahmed’i yakalayıp kollarından sarsarak defalarca tekrarlıyordu;
- Kimin dölüsün lan sen, söylesene kimin?
Ahmed küpten yerlere saçılan yıldız kümelerine bakıyordu sadece. Aile geleneği şimdi yerle bir olmuştu. Aklında tek bu vardı, artık yıldızları yoktu, ailesinin yıldızları bir saniyede gökten yere düşmüş ve bütün ihtişamlarını bu adamın haykırışları arasında yitirmişti.
Böylece babasının kumar borcunu ödemek ona kalmıştı. Bütün gece kumar oynanan batakhanede sabaha karşı yerleri silip, milletin pisliğini temizlemekle geçti ergenliği. Bıyıklarını temizlediği yerlerde terletti, tabii tekrar silmek kaydiyesiyle.
Bu batakhanelerin arasında tanıştığı en samimi arkadaşı, can yoldaşı, ortağıyla aynı nem ve küf kokan odayı paylaştı. Yine aynı sahneyle karşılaştı yıllar sonra… Birileri odaya daldı, etrafı dağıttı, yine aynı soruyu işitti. Ama hayat ondan çok şey aldığı gibi, çok şey de vermişti. Bu sefer susmadı, direndi, kavga etti, avazı çıktığı kadar bağırdı. O yemek ve kadın kokan sokaklarda öğrendiği bütün küfürleri saydı. Fakat sonuç yine aynıydı, elindeki bütün malları cüzi bir paraya satıp can dostunun borcunu ödedi. Ama onu bulacaktı, sabah uyandığında bir daha görmediği babası gibi olmayacaktı bu hikâyenin sonu. Buldu da…
III.
Şimdi karşısında duran bu it oğlu it ona sorumsuzluktan ve yalandan bahsediyordu. Kaç tane on saydı bilmiyordu. Arkasına dönmeden geri geri giderek kapıya yönelmiş ve hava gibi süzülerek odandan çıkmıştı. Bütün bunları tekrar tekrar yaşarken, yerleri çoktan silmişti. En son çöpler kalmıştı, en sevmediği de buydu işte. Bu şehirli kadınlar çok temiz giyiniyor, temizliğe çok önem verirmişçesine tırım tırım ortalarda gezinmesini çok iyi biliyorlardı, ama iş beden temizliğine gelince hiçbir şey bilmiyorlardı. Bu orkid denen meretin poşetleri vardı, artık öğrenmişti. Nedense bu güzellik abideleri bu poşetleri kullanmamak için özen gösterircesine, öylece pis kanlarını ortada bırakıp şu kapıdan çıkıp gidebiliyorlardı, buna hiç anlam verememişti sekiz senedir. Çöpleri de attıktan sonra malzemelerini toparlayıp tuvaletin kapısına yöneldi, belindeki ağrı dayanılmaz hale gelmişti. Acıyla beraber ince ince yanıyor, boynuna kadar çıkıp tekrar aşağıya iniyordu. Kapıyı yavaşça kapadı, hiçbir zaman okuyamadığı, üzerinde ne yazdığını anlamadığı sarı levhayı kaldırıp iş kapısından uzaklaştı. Saat geceye bir vardı.
IIII.
Sabah bilgisayarını iştahla açan personel müdürü, kahvesini yudumlarken odaya bir eleman girdi.
- Halil Bey, Ahmed hala gelmedi, katı açmamız lazım.
Arkasına kendine güvenen, kurnaz bir tavırla yaslandı.
- Demek izin vermedim diye protesto ha!
Kendisine haberi getiren elemana doğru hışımla masasından kalkıp sordu.
- Sen Ahmed’in evini biliyor musun?
- Evet amirim biliyorum.
- Yakın mı?
- Evet, iki sokak ötede.
- Git bir bak bakalım, devamlı gittiği bir yer varsa da uğra, belki oturmuş gazetesini okuyordur serseri!
- Tabii…
Korkuyla kapıyı kapatan adam, hızlı adımlarla binadan çıkıp Ahmed’in kaldığı yere doğru yürümeye başladı. Yan yana binalarda oturuyorlardı. Bina da demek doğru değildi aslında ya, eski bir Rum yıkıntısıydı. Yaşlı Rum, odaları kiraya verip, bu parayla hasta olan bedenine son demlerini yaşatmaya çalışıyordu.
Demirleri paslanmış, elde metal kokusu bırakan tırabzanlara tutunarak merdivenleri çıktı ve Ahmed’in kapısını çaldı. Cevap yoktu. Tekrar çaldı. Yine cevap alamadı, en sonunda tedirginlikle kapıyı araladı. Ahmed yatakta boylu boyunca uzanmıştı. Sanki derin bir uykunun en güzel yerindeydi. Yerdeki üstü örtülü eşyaların üzerinden atlayarak Ahmed’in yattığı döşeğe eğilerek seslendi.
- Ahmed kalksana, işe geç kaldın.
Ahmed artık kalkamazdı, sabah ezanıyla ruhunu yıldızlar geçidine yollamıştı. Eleman bağıra bağıra metal kokusunun içinden geçerek ikişer üçer dar merdivenleri indi. Yaşlı Rum aşağıda çok güçlü bir adammışçasına yukarıdan inen, yüzü bembeyaz olmuş elemanı tutmak istedi. Yaşlı Rum’a çarparak sokağa çıkan eleman, haykırıyordu.
- Ambulans çağırın, ambulans çağırın!
V.
Ambulansla birlikte polis de gelmişti. Ahmed’in yılların verdiği yorgun bedeni, üstü ilk defa beyaz bir örtüye sarılı olarak odadan çıkartıldı.
Polis telsizi eline aldı;
— Merkez otuz beş yaşlarında bir adam Beyoğlu Mis Sokak’ta ölü bulundu. Ekip yollar mısınız?
— Anlaşıldı…
Ve Ahmed polis tutanaklarına şöyle geçti;
Murad oğlu Ahmed Muratoğlu, Beyoğlu Mis Sokak, 9 numarada çakıl taşlarıyla dolu 64 küpün arasında ölü bulundu. Ölüm sebebi otopsi sonucu belli olacaktır. Herhangi bir darp ya da saldırı izine rastlanmamıştır.
Oysa o kadar çok darba ve saldırıya maruz kalmıştı ki…
Salı, Ekim 20, 2009
Yalnız Kadınlar Tuvaleti
Kapıyı yavaşça açtı. İçeri kısa bir adım atarak kapının arkasına yaslandı, derin bir nefes alıp aynaya baktı. Yüzünün rengi neredeyse beyaz karolarla aynı renkteydi. Daha fazla aynaya bakamadan tuvalete yöneldi. Gözyaşlarını artık tutmasına gerek yoktu. Saatlerce ağlayabilirdi. Elleri titrerken külotunu indirdi, içi sızlıyordu. Kaç dakika oturdu klozetin üzerinde bilmiyordu sadece oturup gördüğü sahneleri, duyduğu sözleri tekrar tekrar yaşıyor, bunu nasıl olduğunu anlayamıyordu. O bunu hak etmiyordu. İçinden defalarca tekrarladı.’Ben bunu hak etmiyorum, ben bunu hak etmiyorum!’…
Neydi bu cehennem miydi? Yıllarını verdiği, canından çok sevdiği kişi bunu ona nasıl söyleyebilirdi? Toparlanması gerekiyordu, farkındaydı. Ayaklarının üzerinde yeniden durması ve güçlü olduğunu göstermesi gerekiyordu. Külotunu çekti, sifonunun düğmesine bastı tam arkasını dönecekti ki, tekrar sifonu çekti ve suyun gidişini izledi. İşte her şey bu kadar basitti. Seneler bu kadar çabuk silinip atılabiliyordu. Bir anda o, onu silip atabiliyordu. Kendini bok gibi hissetti. Gözleri doldu. Sinirleri bozuk olduğu zamanlar, damarları şişer ve yeşil yeşil her yerden gözükürdü. Neyse ki kıştı ve o bunu göremeyecekti. Ellerini yıkadı, saçlarını toplayıp iki adım geri çekildi ve siluetine baktı. Uzaktan boynundaki yeşil damarlar belli oluyordu. ‘Lanet olsun!’ dedi içinden, anlayacak! Onu bırakmak istemediğimi, deli gibi sevdiğimi anlayacak. Aynaya yaklaştıkça daha da belirginleşiyordu damarlar. Hemen bir peçete çekti kutudan, ellerini kuruladı ve çantasını açtı. Geçen sene aldığı, hep yanında taşıdığı fakat hiç kullanmadığı fondöteni makyaj çantasından aldı. Elleri titrediği için fondötenin kapağını zor açtı, boynuna yavaşça yedirdi. Yine iki adım geri attı ve yansıyan acınası görüntüsüne uzun bir süre baktı. Hiçbir zaman anlayamayacağı kadın içgüdüsüyle yapılan hareketlerinden birisiydi işte bu. Gördüğün görüntü senden başka bir şey olmasa da bakmaya doyamadığın sen, işte karşında! Bir de arkasına dönüp bakanlar vardı, her kadınlar tuvaletinde rastlananlardan, hiç anlam verememişti bu hareketlere… Kafasında sorular dönmeye başladı, hayatını dağıtan kadın belki aynada arkasına bakıyordu, belki de onun da sinirlendikçe belirginleşen yeşil damarları vardı. Belki onunla aynı parfümü kullanıyordu. Ayak numarası kaçtı acaba, ya boyu? Ondan uzun muydu, yoksa daha mı zayıf… Aynı marka fondöteni kullanıyor olabilirler miydi ya da aynı renk ruj. Açık pembe üzerine şeffaf parlatıcı… Saçları ne renkti acaba, uzun muydu yoksa kısa mı? Sağa mı ayırıyordu saçlarını yoksa sola mı? Yatakta nasıldı ki? Çok mu vahşiydi, aşk oyunlarıyla kandırmıştı onu, hemen mi orgazm oluyordu, belki de çok iyi oral seks yapıyordu ya da anal seks… Bir erkek başka ne isterdi ki… Ondan hep istenilen ama yapmadığı her şeyi yapıyordu demek ki! Ailesinin hiçbir zaman uygun görmediği aşk oyunları yüzünden mi kaybediyordu onu! Şimdi her şeyi yapabilirdi hem de burada, kadınlar tuvaletinde. Yavaş yavaş omuzlarından aşağıya inip, bütün vücudunu küçük öpücüklerle donatıp, setin üstünde sonuna kadar onunla birlikte olabilirdi, ama artık çok geçti. Artık o istenilmeyen kadındı ve elinden hiçbir şey gelmezdi. Terkedilmişti, kabul etmesi gerekiyordu. Fondöten kurumuştu, allığını sürebilirdi artık. Kazağını düzeltti. Yavaşça çantasını aldı ve kapıyı açarken son bir kez aynaya baktı. Kendine güvenen, ayakları yere basan bir kadın gördü. Görüntüsüne gülümserken kapı kapandı ve yalnızlığını tuvalete hapsetmenin onuruyla masaya yaklaştı.
Hayatının erkeği ona şöyle bir baktı ve sordu;
- İyi misin?
- Evet, iyiyim.
- Sormak istediğin bir şey var mı?
- Evet, boşanmak için aynı avukata başvuralım mı, işlemler daha kısa sürer.
Erkek hayretle;
—Olabilir, yüzüne ne oldu?
—Ne gibi?
—Pürüzsüz, sanki ipek gibi…
- …
2007
Neydi bu cehennem miydi? Yıllarını verdiği, canından çok sevdiği kişi bunu ona nasıl söyleyebilirdi? Toparlanması gerekiyordu, farkındaydı. Ayaklarının üzerinde yeniden durması ve güçlü olduğunu göstermesi gerekiyordu. Külotunu çekti, sifonunun düğmesine bastı tam arkasını dönecekti ki, tekrar sifonu çekti ve suyun gidişini izledi. İşte her şey bu kadar basitti. Seneler bu kadar çabuk silinip atılabiliyordu. Bir anda o, onu silip atabiliyordu. Kendini bok gibi hissetti. Gözleri doldu. Sinirleri bozuk olduğu zamanlar, damarları şişer ve yeşil yeşil her yerden gözükürdü. Neyse ki kıştı ve o bunu göremeyecekti. Ellerini yıkadı, saçlarını toplayıp iki adım geri çekildi ve siluetine baktı. Uzaktan boynundaki yeşil damarlar belli oluyordu. ‘Lanet olsun!’ dedi içinden, anlayacak! Onu bırakmak istemediğimi, deli gibi sevdiğimi anlayacak. Aynaya yaklaştıkça daha da belirginleşiyordu damarlar. Hemen bir peçete çekti kutudan, ellerini kuruladı ve çantasını açtı. Geçen sene aldığı, hep yanında taşıdığı fakat hiç kullanmadığı fondöteni makyaj çantasından aldı. Elleri titrediği için fondötenin kapağını zor açtı, boynuna yavaşça yedirdi. Yine iki adım geri attı ve yansıyan acınası görüntüsüne uzun bir süre baktı. Hiçbir zaman anlayamayacağı kadın içgüdüsüyle yapılan hareketlerinden birisiydi işte bu. Gördüğün görüntü senden başka bir şey olmasa da bakmaya doyamadığın sen, işte karşında! Bir de arkasına dönüp bakanlar vardı, her kadınlar tuvaletinde rastlananlardan, hiç anlam verememişti bu hareketlere… Kafasında sorular dönmeye başladı, hayatını dağıtan kadın belki aynada arkasına bakıyordu, belki de onun da sinirlendikçe belirginleşen yeşil damarları vardı. Belki onunla aynı parfümü kullanıyordu. Ayak numarası kaçtı acaba, ya boyu? Ondan uzun muydu, yoksa daha mı zayıf… Aynı marka fondöteni kullanıyor olabilirler miydi ya da aynı renk ruj. Açık pembe üzerine şeffaf parlatıcı… Saçları ne renkti acaba, uzun muydu yoksa kısa mı? Sağa mı ayırıyordu saçlarını yoksa sola mı? Yatakta nasıldı ki? Çok mu vahşiydi, aşk oyunlarıyla kandırmıştı onu, hemen mi orgazm oluyordu, belki de çok iyi oral seks yapıyordu ya da anal seks… Bir erkek başka ne isterdi ki… Ondan hep istenilen ama yapmadığı her şeyi yapıyordu demek ki! Ailesinin hiçbir zaman uygun görmediği aşk oyunları yüzünden mi kaybediyordu onu! Şimdi her şeyi yapabilirdi hem de burada, kadınlar tuvaletinde. Yavaş yavaş omuzlarından aşağıya inip, bütün vücudunu küçük öpücüklerle donatıp, setin üstünde sonuna kadar onunla birlikte olabilirdi, ama artık çok geçti. Artık o istenilmeyen kadındı ve elinden hiçbir şey gelmezdi. Terkedilmişti, kabul etmesi gerekiyordu. Fondöten kurumuştu, allığını sürebilirdi artık. Kazağını düzeltti. Yavaşça çantasını aldı ve kapıyı açarken son bir kez aynaya baktı. Kendine güvenen, ayakları yere basan bir kadın gördü. Görüntüsüne gülümserken kapı kapandı ve yalnızlığını tuvalete hapsetmenin onuruyla masaya yaklaştı.
Hayatının erkeği ona şöyle bir baktı ve sordu;
- İyi misin?
- Evet, iyiyim.
- Sormak istediğin bir şey var mı?
- Evet, boşanmak için aynı avukata başvuralım mı, işlemler daha kısa sürer.
Erkek hayretle;
—Olabilir, yüzüne ne oldu?
—Ne gibi?
—Pürüzsüz, sanki ipek gibi…
- …
2007
Pazartesi, Ekim 05, 2009
Özgür-lük
Dün beyaza boyadılar beni,
Kireç kokuyorum.
Yokluğun yakıyor genzimi,
Tuzlu rüzgârlarla yıkanıyorum.
Ezan sesiyle bölüyorum beşe günleri,
Her öğün sensizlikten bir lokma yiyorum.
Ellerim üşüyor gece,
Kıpırdayamıyorum.
Senin ışığın yanıyor,
Belli ayaktasın,
Cama gölgen vuruyor…
Çıkmaz sokağın başındayım işte
Her gün yanımdan geçiyorsun usulca giderken işe
Ben o sokak lambasıyım…
Sana demiştim ya ben gidiyorum diye,
Gittiğim günden beri buradayım…
Hala çıkmaz sokaktaki merdivenlerin başındayım.
Dün beyaza boyadılar beni,
Ben o sokak lambasıyım…
5. Ekim. 2009 03:24
Kireç kokuyorum.
Yokluğun yakıyor genzimi,
Tuzlu rüzgârlarla yıkanıyorum.
Ezan sesiyle bölüyorum beşe günleri,
Her öğün sensizlikten bir lokma yiyorum.
Ellerim üşüyor gece,
Kıpırdayamıyorum.
Senin ışığın yanıyor,
Belli ayaktasın,
Cama gölgen vuruyor…
Çıkmaz sokağın başındayım işte
Her gün yanımdan geçiyorsun usulca giderken işe
Ben o sokak lambasıyım…
Sana demiştim ya ben gidiyorum diye,
Gittiğim günden beri buradayım…
Hala çıkmaz sokaktaki merdivenlerin başındayım.
Dün beyaza boyadılar beni,
Ben o sokak lambasıyım…
5. Ekim. 2009 03:24
Salı, Eylül 15, 2009
Sizin kelimeniz hangisi?
Her kelime bir akrostişi hak eder. Çünkü sizin ağzınızdan çıktığı andan itibaren o kelime yeni bir anlam kazanır. Eserin sahibi, hikayenin de kahramanı sizsinizdir. Sil baştan her şeyi değiştirebilir, düzenin çıkmazlarını bu akrostişte birleştirebilirsiniz. Geçen gün ofiste hiçbir şey yapmadığım halde çok çalıştığımı göstermek için derin düşüncelere dalmıştım. En önemli akrostişim hangisi diye düşündüm durdum. En sonunda güven ve koşulsuz sevgi arasında seçim yapmaya zorladım kendimi, seçemedim. Birbirine o kadar ilintiliydiler ki koparamadım onları… Bir o kadar da uzaktılar.
Güven kelimesinin üstündeki akrostişim; aidiyet, aşk, huzur, koşulsuz sevgi, mutluluk, sadakat, bağlılık, körlük, aile, aşk, çocuk, ülke, iş, anne ile doluydu. Koşulsuz sevginin akrostişi ise; güvenden farklı değildi ve güven de ona dâhildi. Anladım ki güvenmek, güvenilir olmak, güven duymak, güven vermek, kendine güvenmek benim için çok değerli bu hayatta… Koşulsuz sevgi de bir o kadar önemli. Demek koşulsuz sevebilmek için güvenmek, güvenmek için de koşulsuz sevebilmek gerekiyor.
Bu dünyada birçok yazar, düşünür, filozof aşkı tanımlamış; insanoğlu da kendine en yakışanı bulup giymeye, tanımlamaya eklemeler yapmaya ve aşkı doyasıya yaşamaya çalışmıştır. Aşka kattığı değeri hesaplayan insan, hayattan ‘hesap’ sormak için çabalamıştır. Oysa hesap ortada… Kendinize iki tane çarpın, ne kadar canınız yanıyorsa o kadar çok yaşanmışlık vardır. Kendinize öfkeniz ne kadar fazlaysa o kadar nasibinizi almışsınızdır bu dünyadan…
Ben çok dövdüm kendimi, şimdi eminim aşktan; güvenmekten, koşulsuz sevebilmekten... Artık korkmuyorum, kendime, aşkıma, seçimlerime güveniyorum. Ve sadece seveceğim/sevdiğim/sevebileceğim kişinin bana güvenmesini, koşulsuz sevmesini diliyorum. İyi günde, kötü günde yanımda olmasını, değerinin bende olduğunu bilmesini istiyorum.
Silkeleyin hayatınızı, bulun değerli kelimenizi, akrostişini okuyun. Her şeyi bir kenara bırakın bir on saniyeliğine, camdan dışarı bakın, siz olmasanız da bu dünya yaşıyor; gecesiyle, gündüzüyle, gürültüsüyle, sükûnetiyle… Kafanızın üstündeki kelimeye bakın, akrostişi sizsiz yaşayabiliyor mu? Siz de sevdiğinizi, güveninizi, koşulsuz sevginizi bulun, dileklerinizi akrostişinize ekleyin ve camdan dışarı salın, o yerini bulacaktır.
Hadi gelin, paylaşın kelimenizi… Akrostişlerinizi merak ediyorum…
Güven kelimesinin üstündeki akrostişim; aidiyet, aşk, huzur, koşulsuz sevgi, mutluluk, sadakat, bağlılık, körlük, aile, aşk, çocuk, ülke, iş, anne ile doluydu. Koşulsuz sevginin akrostişi ise; güvenden farklı değildi ve güven de ona dâhildi. Anladım ki güvenmek, güvenilir olmak, güven duymak, güven vermek, kendine güvenmek benim için çok değerli bu hayatta… Koşulsuz sevgi de bir o kadar önemli. Demek koşulsuz sevebilmek için güvenmek, güvenmek için de koşulsuz sevebilmek gerekiyor.
Bu dünyada birçok yazar, düşünür, filozof aşkı tanımlamış; insanoğlu da kendine en yakışanı bulup giymeye, tanımlamaya eklemeler yapmaya ve aşkı doyasıya yaşamaya çalışmıştır. Aşka kattığı değeri hesaplayan insan, hayattan ‘hesap’ sormak için çabalamıştır. Oysa hesap ortada… Kendinize iki tane çarpın, ne kadar canınız yanıyorsa o kadar çok yaşanmışlık vardır. Kendinize öfkeniz ne kadar fazlaysa o kadar nasibinizi almışsınızdır bu dünyadan…
Ben çok dövdüm kendimi, şimdi eminim aşktan; güvenmekten, koşulsuz sevebilmekten... Artık korkmuyorum, kendime, aşkıma, seçimlerime güveniyorum. Ve sadece seveceğim/sevdiğim/sevebileceğim kişinin bana güvenmesini, koşulsuz sevmesini diliyorum. İyi günde, kötü günde yanımda olmasını, değerinin bende olduğunu bilmesini istiyorum.
Silkeleyin hayatınızı, bulun değerli kelimenizi, akrostişini okuyun. Her şeyi bir kenara bırakın bir on saniyeliğine, camdan dışarı bakın, siz olmasanız da bu dünya yaşıyor; gecesiyle, gündüzüyle, gürültüsüyle, sükûnetiyle… Kafanızın üstündeki kelimeye bakın, akrostişi sizsiz yaşayabiliyor mu? Siz de sevdiğinizi, güveninizi, koşulsuz sevginizi bulun, dileklerinizi akrostişinize ekleyin ve camdan dışarı salın, o yerini bulacaktır.
Hadi gelin, paylaşın kelimenizi… Akrostişlerinizi merak ediyorum…
Pazartesi, Mayıs 11, 2009
Çarşamba, Ocak 21, 2009
Şimdi ben seni yeniden sevsem...
Şimdi ben seni yeniden sevsem, değişecek mi bir şeyler aramızda? Değişmeyecek. Senin hayatın, sorumlulukların… Benim hayatım, sorumsuzluklarım…
Aramızdaki yorumsuzluk!
Yeniden âşık olabilecek misin bana? Ya ben sana? Olmayacak! Git başka yerlerde ara her ne ise aradığın, seni benden böylesine uzaklaştıramayan ne olabilir ki? Kurtul ondan! Benden ya da!
Hatırla ne kadar bencil olduğunu!
Hatırla ne kadar bencil olduğumu!
Düşün! Aramızdaki her ne ise, aşk değil artık. Aşkı geçtik. Ayrılığı da.
Kimse anlamadı mı seni, benim kadar, benden sonra? Kimse benim kadar kötü davranmadı mı sana?
Benden sonra diyorum ama ben hâlâ buradayım. Sen hâlâ burada. “Gitmek” üzere gittiğim yerlerden de gittim. Dönmedim ama. Ne sana ne de başkalarına. Sadece buradayım. O da, şimdilik. Tenimden ibaretim. Ruhumu da senden çekeli çok oldu, aklımı da. Duygularım desen; artık yoklar burada.
Şimdi ben seni yeniden sevsem; kurtulur mu bir şeyler aramızda? Hem aynı kadın mıyım ben! Baksana ne kadar da değiştim. Kör müsün? Baksana, tırnaklarım uzadı senden sonra… Bak gözlerimin içine; ben eski ben değilim. Artık sevmeye de eskisi kadar yetenekli değilim. “Zaman, neler aldı götürdü benden” demeyeceğim. Sorun; zamanın bana kattıklarında! Şu çoğalmışlığımla baş edebilecek misin? Beni, yine kandırabilecek misin? Ya eski benle aramdaki farkı kaldırabilecek misin?
Şimdi ben seni yeniden sevsem, sorumluluk dediğin bahanelerinden kurtulabilecek misin? Ya da sen, “sen” olabilir misin kendini kandırmadığında?
Ben hayatın ortasında, şehrin karşı kıyısında, -sana karşı!- düşüncelerim yavaş, beklentim az -en azından aşktan yana- hislerim durağan ve netim. Kendimden emin ve emniyetteyim. Ya da şu anda böyle hissediyor olabilirim ve her an emniyetsiz ve tekin olmayan duygulardan birinin peşinden gidebilirim. Her an, şu an durduğum yerden başka bir yerde durabilirim. Yaptığım her şeyin tam tersini yapıyor olabilirim, yoldan çıkabilirim ya da her an aslında bir yol olduğunu da unutabilirim ama sonra aynı yola geri dönebilirim!
Şimdi ben seni yeniden sevsem, söyle beni yakalayabilecek misin? Hadi yakaladın diyelim; aynı duyguda en fazla kaç saniye tutabileceksin?
Kaç saniye, pardon kaç duygu edersin?
Yasemin Pulat
Aramızdaki yorumsuzluk!
Yeniden âşık olabilecek misin bana? Ya ben sana? Olmayacak! Git başka yerlerde ara her ne ise aradığın, seni benden böylesine uzaklaştıramayan ne olabilir ki? Kurtul ondan! Benden ya da!
Hatırla ne kadar bencil olduğunu!
Hatırla ne kadar bencil olduğumu!
Düşün! Aramızdaki her ne ise, aşk değil artık. Aşkı geçtik. Ayrılığı da.
Kimse anlamadı mı seni, benim kadar, benden sonra? Kimse benim kadar kötü davranmadı mı sana?
Benden sonra diyorum ama ben hâlâ buradayım. Sen hâlâ burada. “Gitmek” üzere gittiğim yerlerden de gittim. Dönmedim ama. Ne sana ne de başkalarına. Sadece buradayım. O da, şimdilik. Tenimden ibaretim. Ruhumu da senden çekeli çok oldu, aklımı da. Duygularım desen; artık yoklar burada.
Şimdi ben seni yeniden sevsem; kurtulur mu bir şeyler aramızda? Hem aynı kadın mıyım ben! Baksana ne kadar da değiştim. Kör müsün? Baksana, tırnaklarım uzadı senden sonra… Bak gözlerimin içine; ben eski ben değilim. Artık sevmeye de eskisi kadar yetenekli değilim. “Zaman, neler aldı götürdü benden” demeyeceğim. Sorun; zamanın bana kattıklarında! Şu çoğalmışlığımla baş edebilecek misin? Beni, yine kandırabilecek misin? Ya eski benle aramdaki farkı kaldırabilecek misin?
Şimdi ben seni yeniden sevsem, sorumluluk dediğin bahanelerinden kurtulabilecek misin? Ya da sen, “sen” olabilir misin kendini kandırmadığında?
Ben hayatın ortasında, şehrin karşı kıyısında, -sana karşı!- düşüncelerim yavaş, beklentim az -en azından aşktan yana- hislerim durağan ve netim. Kendimden emin ve emniyetteyim. Ya da şu anda böyle hissediyor olabilirim ve her an emniyetsiz ve tekin olmayan duygulardan birinin peşinden gidebilirim. Her an, şu an durduğum yerden başka bir yerde durabilirim. Yaptığım her şeyin tam tersini yapıyor olabilirim, yoldan çıkabilirim ya da her an aslında bir yol olduğunu da unutabilirim ama sonra aynı yola geri dönebilirim!
Şimdi ben seni yeniden sevsem, söyle beni yakalayabilecek misin? Hadi yakaladın diyelim; aynı duyguda en fazla kaç saniye tutabileceksin?
Kaç saniye, pardon kaç duygu edersin?
Yasemin Pulat
Cumartesi, Aralık 06, 2008
Sana Bir Tanrı Getirdim/ Ümit Yaşar Oğuzcan
Hani o iki kişilik dünyalar bizimdi
Hani sen iyiydin
Halden anlardın
Hani sen git demeyecektin bana
Ve ben herşeye rağmen gelecektim
İçimde bir umut
Ellerimde olgun meyvalar
Dünya nimetleri
Gözlerimde yanıp yanıp sönen bir pırıltı
Ama ne sen gel dedin
Ne de ben gelebildim herşeye rağmen
Aşkımız ayrılıklarla başladı
Deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
Öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
Karlı dağların serinliğinde uyurduk geceleri
Deniz fenerinin ışığında yıkanırdık
Köpükten bir çalkantıydı içimizde zaman
Ne yana baksak denizdi, maviydi, ışıktı
Sonra bir çaresizlikti zifir
Akıntıya kapılmış gemiler gibiydik
Bir org çalınır gibi yanıbaşımızda
Öyle kendinden geçmiş, öyle başıboş
Öyle derin duygular içindeydik, anlatılmaz
Sarhoş rüzgarlara bıraktık kendimizi
Aldığını geri vermez dalgalara
Görmediğimiz ülkeler gördük gün doğusunda
Tatmadığımız yemişlerden tattık; günahkar olduk
Alevden bir tasta eridi günler
Bir cehennem ateşiydi aşk içimizde
Hiç sönmeyecekmiş gibi yanıyorduk
Tutsaklığımız nasıl başladı bilinmez
Paslı demir kapılar kapandı üstümüze
Taş duvarlarda kayboldu boğuk seslerimiz
Çaresizliğimizi bize aynalar söyledi, inanmadık
Kuşatıldık ansızın kederle, ayrılıkla
Aman vermez karanlıklar sardı dört yanımızı
Yalnızlık bir ağrı gibi çöktü başımıza
Uyuduk bir daha uyanamadık
Şimdi bir kutup var sana çeker beni
Bir kutup var senden öteye
Ben onun için böyle ortalıklarda kaldım
Dağ yollarında, caddelerde, sokaklarda
Onun için bulup bulup yitirdim seni
Hangi kapıyı çaldıysam sen açtın bana
Hangi gözümü yumduysam seni gördüm
Zamandın, zamandan öte bir şeydin
Yıllarca bir meşale gibi yandın uzaklarda
Bu manyetik alanda boğulmam senin yüzünden
Bu zincirleri sen vurdun ellerime
Sen getirdin bunca karanlıkları
Al şunu mum yak
Korkuyorum
Bir taş aldım attım denize
Günahlarımdan kurtuldum
Alfabenin yirmisekizinci harfindeyim
Öteye gidemem
İtme beni
Benim de bir insan tarafım vardı
Bakma böyle kötü olduğuma
Benim de dileklerim vardı
Benim de bir beklediğim vardı yaşamaktan
Yeter artık vurma yüzüme çirkinliğimi
Her gün bir kadın ağlar benim yüzümde
Büyük dertler için benim ellerim
Anlamıyor musun
Sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
Ben sevilmediğimden böyle çirkinim
Bütün kötü yerlerde ben korkarım
Biliyorum
Bir hayvan leşiyim öleli kırk gün olmuş
Fabrika bacalarında bir kara dumanım
Zehirim akrep kuyruklarında
Kötüyüm sevemediğin kadar
Öyle fenayım
Kapanmış bıçak yaralarında
Bu pis çöp tenekelerinde unut beni
Unut artık
Bayat bir ekmek gibi
Çürümüş bir elma gibi
Sarı badanalı evlerde kazanlar kaynar
Sarı badanalı evlerde günahlar işlenir her gece
Sarı badanalı evlerde ölüler yıkanır
Sarı badanalı evleri sev biraz
Bu evlerde zaman benim akşamlarımdır yitirilmiş
Bu kazanlarda benim gözbebeklerimdir kaynayan
Bu sarılarda benim yüreğim bir ölür, bir dirilir
Anladım
Bu dünyada benden başka kimse yok beni anlayan
Tosca'dan bir arya hatırlıyorum şimdi
Sus biraz
Ensemde bir akrep yürüyor
Bırak yürüsün
Sabaha asacaklar beni
Dokunma
Yedi canım vardı, ikisi gitsin
Bunca ölümler az gelir bana
Kalbimi yardım
Bir damla kan aktı
Kutuplara kar yağıyordu
Üşüdüm
Failatun vezniyle seni çağırıyorum
Bana imbiklenmiş yeşilliğini getir
Dur gitme
Beş kuruşum vardı kaybettim
Dur gitme
Isırgan otlarından kurtar beni
Deniz analarının gözlerini çaldım
Sana bakmak için
Güneşi üçe böldüm
Al biri senin olsun
Yüzümde beş bıçak yarası var
Bir de sen vur
Barut kokusunu severim
Bir portakalı dilim dilim soy
Acıktım
Tut ki ben yoğum artık yeryüzünde
Tut ki bir marul yaprağıydım
Öldüm
Al şu serçe parmağım sende kalsın
Ben kötüyüm
Allahsızım
Korkunç çirkinim
Ben seksensekizinci tul dairesiyim
Sağ gözümün üç kirpiğini kestim
Al
Ben lanetlendim
Chopin'in cenaze marşı çalınıyor
Ölüler ayağa kalktı
Görüyor musun
Şu soldan ikinci benim
Senin yüzünden öldüm
Şimdi seni getiriyorlar karanlığıma
Ağlıyorum
Biraz sev beni
Gül biraz
Yaklaş biraz
Seni affediyorum
Kuşkonmaz dallarına astım kendimi
Sedir ağaçlarına gül yapraklarına
Başımı taşlara vurdum
Gözbebeklerimde büyük camlar parçalandı
Tanrısal duygular içindeydim
Bütün tanrısızlığımdan uzakta
Bir kemiklerinin sertliğini aldım
Bir teninin aklığını
Sonra sıcaklığını dudaklarının
Gel bak
Sana bir tanrı getirdim
Gel bak
Bir tanrı yarattım senden
Hani sen iyiydin
Halden anlardın
Hani sen git demeyecektin bana
Ve ben herşeye rağmen gelecektim
İçimde bir umut
Ellerimde olgun meyvalar
Dünya nimetleri
Gözlerimde yanıp yanıp sönen bir pırıltı
Ama ne sen gel dedin
Ne de ben gelebildim herşeye rağmen
Aşkımız ayrılıklarla başladı
Deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
Öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
Karlı dağların serinliğinde uyurduk geceleri
Deniz fenerinin ışığında yıkanırdık
Köpükten bir çalkantıydı içimizde zaman
Ne yana baksak denizdi, maviydi, ışıktı
Sonra bir çaresizlikti zifir
Akıntıya kapılmış gemiler gibiydik
Bir org çalınır gibi yanıbaşımızda
Öyle kendinden geçmiş, öyle başıboş
Öyle derin duygular içindeydik, anlatılmaz
Sarhoş rüzgarlara bıraktık kendimizi
Aldığını geri vermez dalgalara
Görmediğimiz ülkeler gördük gün doğusunda
Tatmadığımız yemişlerden tattık; günahkar olduk
Alevden bir tasta eridi günler
Bir cehennem ateşiydi aşk içimizde
Hiç sönmeyecekmiş gibi yanıyorduk
Tutsaklığımız nasıl başladı bilinmez
Paslı demir kapılar kapandı üstümüze
Taş duvarlarda kayboldu boğuk seslerimiz
Çaresizliğimizi bize aynalar söyledi, inanmadık
Kuşatıldık ansızın kederle, ayrılıkla
Aman vermez karanlıklar sardı dört yanımızı
Yalnızlık bir ağrı gibi çöktü başımıza
Uyuduk bir daha uyanamadık
Şimdi bir kutup var sana çeker beni
Bir kutup var senden öteye
Ben onun için böyle ortalıklarda kaldım
Dağ yollarında, caddelerde, sokaklarda
Onun için bulup bulup yitirdim seni
Hangi kapıyı çaldıysam sen açtın bana
Hangi gözümü yumduysam seni gördüm
Zamandın, zamandan öte bir şeydin
Yıllarca bir meşale gibi yandın uzaklarda
Bu manyetik alanda boğulmam senin yüzünden
Bu zincirleri sen vurdun ellerime
Sen getirdin bunca karanlıkları
Al şunu mum yak
Korkuyorum
Bir taş aldım attım denize
Günahlarımdan kurtuldum
Alfabenin yirmisekizinci harfindeyim
Öteye gidemem
İtme beni
Benim de bir insan tarafım vardı
Bakma böyle kötü olduğuma
Benim de dileklerim vardı
Benim de bir beklediğim vardı yaşamaktan
Yeter artık vurma yüzüme çirkinliğimi
Her gün bir kadın ağlar benim yüzümde
Büyük dertler için benim ellerim
Anlamıyor musun
Sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
Ben sevilmediğimden böyle çirkinim
Bütün kötü yerlerde ben korkarım
Biliyorum
Bir hayvan leşiyim öleli kırk gün olmuş
Fabrika bacalarında bir kara dumanım
Zehirim akrep kuyruklarında
Kötüyüm sevemediğin kadar
Öyle fenayım
Kapanmış bıçak yaralarında
Bu pis çöp tenekelerinde unut beni
Unut artık
Bayat bir ekmek gibi
Çürümüş bir elma gibi
Sarı badanalı evlerde kazanlar kaynar
Sarı badanalı evlerde günahlar işlenir her gece
Sarı badanalı evlerde ölüler yıkanır
Sarı badanalı evleri sev biraz
Bu evlerde zaman benim akşamlarımdır yitirilmiş
Bu kazanlarda benim gözbebeklerimdir kaynayan
Bu sarılarda benim yüreğim bir ölür, bir dirilir
Anladım
Bu dünyada benden başka kimse yok beni anlayan
Tosca'dan bir arya hatırlıyorum şimdi
Sus biraz
Ensemde bir akrep yürüyor
Bırak yürüsün
Sabaha asacaklar beni
Dokunma
Yedi canım vardı, ikisi gitsin
Bunca ölümler az gelir bana
Kalbimi yardım
Bir damla kan aktı
Kutuplara kar yağıyordu
Üşüdüm
Failatun vezniyle seni çağırıyorum
Bana imbiklenmiş yeşilliğini getir
Dur gitme
Beş kuruşum vardı kaybettim
Dur gitme
Isırgan otlarından kurtar beni
Deniz analarının gözlerini çaldım
Sana bakmak için
Güneşi üçe böldüm
Al biri senin olsun
Yüzümde beş bıçak yarası var
Bir de sen vur
Barut kokusunu severim
Bir portakalı dilim dilim soy
Acıktım
Tut ki ben yoğum artık yeryüzünde
Tut ki bir marul yaprağıydım
Öldüm
Al şu serçe parmağım sende kalsın
Ben kötüyüm
Allahsızım
Korkunç çirkinim
Ben seksensekizinci tul dairesiyim
Sağ gözümün üç kirpiğini kestim
Al
Ben lanetlendim
Chopin'in cenaze marşı çalınıyor
Ölüler ayağa kalktı
Görüyor musun
Şu soldan ikinci benim
Senin yüzünden öldüm
Şimdi seni getiriyorlar karanlığıma
Ağlıyorum
Biraz sev beni
Gül biraz
Yaklaş biraz
Seni affediyorum
Kuşkonmaz dallarına astım kendimi
Sedir ağaçlarına gül yapraklarına
Başımı taşlara vurdum
Gözbebeklerimde büyük camlar parçalandı
Tanrısal duygular içindeydim
Bütün tanrısızlığımdan uzakta
Bir kemiklerinin sertliğini aldım
Bir teninin aklığını
Sonra sıcaklığını dudaklarının
Gel bak
Sana bir tanrı getirdim
Gel bak
Bir tanrı yarattım senden
Pazartesi, Eylül 01, 2008
BALKON / Charles Baudelaire
Hâtıralar annesi, sevgililer sultanı
Ey beni şâdeden yâr, ey tapındığım kadın.
Ocak başında seviştiğimiz o zamanı,
O cânım akşamları elbette hatırlarsın.
Hâtıralar annesi, sevgililer sultanı.
O akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan!
Ya pembe buğulu akşamlar, balkonda geçen
Başım göğsünde, ne severdin beni o zaman!
Ne söylediysek çoğu ölmeyecek şeylerden!
O akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan!
Ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları!
Kâinat ne derindir, kalp ne kudretle çarpar!
Üstüne eğilirken ey aşkımın pınarı,
Sanırdım ciğerimde kanının kokusu var.
Ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları!
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.
Seçerdim o karanlıkta gözbebeklerini
Mestolur, mahvolurdum nefesini içtikçe
Bulmuştu ayakların ellerimde yerini.
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.
Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;
Yeniden yaşadığım, dizlerinin dibinde
O "mestinâz" güzelliğini boştur aramak,
Sevgili vücudundan kalbinden başka yerde,
Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;
O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler,
Dipsiz bir uçurumdan tekrar doğacak mıdır?
Nasıl yükselirse göğe taptaze güneşler.
Güneşler ki en derin denizlerde yıkanır.
O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler!
Çeviri: Cahit Sıtkı Tarancı
Ey beni şâdeden yâr, ey tapındığım kadın.
Ocak başında seviştiğimiz o zamanı,
O cânım akşamları elbette hatırlarsın.
Hâtıralar annesi, sevgililer sultanı.
O akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan!
Ya pembe buğulu akşamlar, balkonda geçen
Başım göğsünde, ne severdin beni o zaman!
Ne söylediysek çoğu ölmeyecek şeylerden!
O akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan!
Ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları!
Kâinat ne derindir, kalp ne kudretle çarpar!
Üstüne eğilirken ey aşkımın pınarı,
Sanırdım ciğerimde kanının kokusu var.
Ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları!
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.
Seçerdim o karanlıkta gözbebeklerini
Mestolur, mahvolurdum nefesini içtikçe
Bulmuştu ayakların ellerimde yerini.
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.
Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;
Yeniden yaşadığım, dizlerinin dibinde
O "mestinâz" güzelliğini boştur aramak,
Sevgili vücudundan kalbinden başka yerde,
Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;
O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler,
Dipsiz bir uçurumdan tekrar doğacak mıdır?
Nasıl yükselirse göğe taptaze güneşler.
Güneşler ki en derin denizlerde yıkanır.
O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler!
Çeviri: Cahit Sıtkı Tarancı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
